» » O Günler VII ( Peynirlikönü 2001 - Mehmet Ali Özel )
 
 O Günler VII ( Peynirlikönü 2001 - Mehmet Ali Özel ) 
Yazar: Mad Bursa Okunma: 2 462 Tarih: 16-01-2019, 00:32 Yorumlar: 0

Hiç sevmem… Başka bir mağaracı ekibin araştırmasına katılmayı hiç sevmem, düşünmem. Neden sevmem ? Çok kısıtlı zamanımı, yapabiliyorsam dernek için faaliyette geçirmeyi tercih ederim de ondan sevmem. MAD yaz faaliyetleri, en uzun dokuz günde yapılır ve en üst seviyede verim elde edilmeye çalışılır. Ama bu, aynı mağaraya yıllarca gitmemizi engelleyemez. Her zaman daha uzun zamana ihtiyaç vardır. Git, mağaraya gir, döşe, mağarayı bitiremeden topla ve geri dön, ertesi yıl aynı yere gel. On beş gün ya da daha fazla zaman ayırabilsek, düşünüyorum da çok daha fazla mağarayı araştırıp bitirmiştik. Başka bir ekibin araştırmasına gitmeyi hiç sevmem. 

Severim… Ekip arkadaşlarımı severim. Ekip arkadaşlarımın düşünceleri ve istekleri benim için önemlidir. Her şeyi geride bırakıp, günlük kimliğimizden sıyrılıp, yanımıza alabileceğimiz kısıtlı malzeme ile mağaranın karanlığına girdiğimizde, en önemli desteğimiz ekip arkadaşlarımızdır.

2001 yılı yazında MAD olarak gitmeyi planladığımız önemli bir istihbaratımızın olmadığını anımsıyorum. Bir yere gidilecekse bile, Ankara dışında olduğumdan oldukça geç haberim oluyordu. Ağustos ayı başında, Tulga Şener arıyor “BÜMAK Peynirlikönü faaliyetine destek atmaya gideceğiz, rekora gidiyorlar, yardıma ihtiyaçları var”. Her ne kadar “MAD faaliyeti” falan dediysem de, olmayan bir faaliyete gitme şansım yok. Bir süre sonra ikna oluyorum. 

Ankara’dan 110 kasa defender ile yedi kişi yola çıkıyoruz. Ekibimiz sonradan katılanlarla on kişiye ulaşıyor. Muharrem, Kubilay, Beril, Tulga, Coşkun… Gece Taşkent’te, mucur stoklama alanında kamplıyoruz. Sabah, İstanbul’dan gelen Aslan Mutaf ile buluşup yayla yoluna vuruyoruz. Öğle saatlerinde, Peynirlikönü – Çukurpınar’ın bulunduğu yaylaya varıyoruz. Kampta biz gelmeden 34 kişi vardı ve faaliyet 3 hafta olarak planlanmıştı. Etkileyici bir görüntü. Hiç sahip olamadığımız bir konfor. Kampta eskiden tanıdığımız çok az kişi vardı. Bugün hatırladığım, Barmanbek ve Albükrek dışında kimseyi tanımıyorum. Belki bu nedenle herkesten uzağa, mağaraya yakın bir yere kampımızı atıyoruz.

O Günler VII ( Peynirlikönü 2001 - Mehmet Ali Özel )
Açıkça insan biraz tedirgin oluyor, kabullenilmeme kaygısı yaşıyor. Tanımadığımız mağaracılar, yani tamam BÜMAK ile eskiden gelen bir dostluğumuz var. Ama yine de, kendi ekibini daha çok önceliyor insan. Maho, Kubilay, Tulga ve ben, aşağıda, dönüşümlü ekip olarak çalışmayı planlayıp gelmiştik. Araya karışıp tanıdığımız bu ekiple çalışıp, destek olacaktık.

Gece, ana kamp çadırında, değerlendirme toplantısı yapmak üzere tüm ekip toplandık. Mağara’da -400m ve -700m de iki kamp atılmış, -700m de dönüşümlü olarak çalışmaya devam ediliyordu. Metin Albükrek, “ben bu yaşıma kadar mağaracılık mı yapmışım ?” diye hissettirecek tarzda bir konuşma yapıyor. O giriyor, bu gidiyor, -1100 m den iki kişi bir kere de haritayı, daha önceki çizilen yerler dahil tekrar ölçümlüyor. Bu arada çöp çıkarılıyor, eğitim için girenler, kısa sürede ilerlemeler… Bu ne güç, ne motivasyon. Hayretler içindeyim. Bakıyorum, bize çöp çıkarma işi kalıyor. “Niye geldik?” diye düşünüyorum. Olacak gibi değil, birkaç söz söylemek gerekiyor. Aynen başlıyorum “ Hiç sevmem… Biz buraya size yardım için geldik, kaç yıllık mağaracıyız. Bizi kullanın”. Kubilay, belki konuşmamı biraz sert bulmuş, “başka iş yapmayız” gibi algılamış olacak ki, o bile biraz sitemli konuşuyor “ bir ısınma inişi yapmak istemez misin ?”. Yanıtlıyorum, “istemem”. Neden ? derseniz, ilk inişin her zaman en verimli iniş olduğunu düşünürüm. Toplantı sonunda, MAD ekibi olarak, dönüşümlü -700m kampından ilerleme inişleri yapmamıza karar veriliyor. Ertesi gün, yani pazar günü giriş yapacağız.

Sabah, erkenden hazırlıklar başlıyor. Malzemelerimizi çantaya doldurup, kahvaltı, sonrasında yola çıkış… Tam hazırlanırken, ana kamptan bize doğru, koşar adım birinin geldiğini fark ediyoruz. Gelen, saçlarıasker traşı yapılmış, sportif olduğu vücut yapısından belli olan Mehmet Ali Özel. Tanışıyoruz. “Abi, ben kampta boş oturmak değil işe yaramak istiyorum. Sizinle gelebilir miyim? ” diyor. Bugün bile çok iyi hatırlıyorum. Konuşmasında, kendinden emin, yumuşak bir ısrarcılık var. Küçük bir duraksama sonrasında kabul ediyoruz. Projemiz değişiyor. Ama bize bir mağaracı daha gerekiyor. Oğuz Karaçuka’nın katılması ile ekip oluşuyor. Mehmet Ali, Oğuz, Tulga ve ben inip çalışacağız, Kubilay ve Muharrem üstümüze gelip çalışmaya devam edecekler. 

Saat 11 de mağaraya girişe başlıyoruz. Mağara ilk başta sürünmeler ve dar geçişlerle başlıyor. Ağıza yakınken sel gelirse, kurtuluşu yok diye düşünüyorum. Daha sonra küçük güzel inişlerle mağara devam ediyor. Hemen her iniş sonunda, basıp yürünebilecek bir yer ya da küçük bir gölcük bizi karşılıyor. Bir çok iniş su yolundan kaçınarak döşenmiş ve iniş başına ulaşmak için, altınızda dar, derin boşlukların  olduğu duvarda yan geçişler yapmak gerekiyor. Esas olarak mağarada ilerlemek zor değil. En büyük iniş -40m civarında. 

Derine indikçe, “gel abi”, “ip boş” falan derken ekip kaynaşmaya başladı. Darallarda sürtünerek geçerken, malzemeyi elden ele yaparken muhabbet te ilerledi. Tabi takıntılarda yok değil, soruyorum “neden pursik kullanmıyorsunuz abi?”… BÜMAK, MAD derken, daha –400m kampına ulaşmadan, bu dört adamdan BÜ-MAD ekibi kendi kendine çıkıverdi. İlk kamp alanından aşağı inmesi gereken çantaları da alıp yola devam ediyoruz. Çanta sayısı beş’e çıkıyor, ipler metal malzemeler, çantalar ağırca. Mehmet Ali “ben taşırım” deyip iki çanta alıyor. İlerleyen zamanda daha çok yükü olmasına karşılık, bizden farklı yorulmadığını fark ediyoruz. Mehmet Ali anlatıyor “ bu faaliyet için sıkı hazırlandım, çok kilo verdim, günlerim spor salonunda ağırlık kaldırarak, protein tozu tüketerek geçti”. Mehmet Ali’nin kilolu olduğuna inanmak zor. Yaklaşık yetmiş beş kilo ağırlığında, safi adale geliştirmiş gencecik bir mağaracı… Bu arada Oğuz’un da hakkını yemeyeyim, orta boylu zayıf ama kondisyon süper, “ekonomik” dediğimiz az yiyip çok çalışan mağaracı türüne iyi bir örnek. Tulga’ya diyecek hiçbir şey yok. Onu tanıyan birçok mağaracı, moral-motivasyon-kondisyon konusunu bir kez daha gözden geçirmek ihtiyacı duyar. Son iki yıldır dikey mağaraya girmemişim, ama ekip sağlam.

-700m kampı, su yatağının sol tarafına doğru genişleyen taş yığılı bir saloncukta kurulmuş. Bir kaya dibinde dört kişinin yatabileceği, zorunluluktan kurulduğu belli olan, ama mağaradaki en konforlu dinlenme alanı. Kamp alanına indiğimizde bizden önceki ekibi uyurken yakalıyoruz. Kalkmak zor ama, çalışmalarını bitirmişler yukarı çıkacaklar. Kısa süre sonra kampa yerleşip yatmaya hazırlanıyoruz. Ortada birleşebilen iki kişilik tulum ve yanlarda tek tulum var. Her zaman olduğu gibi, en rahatsız yer bana kalıyor. Yemekti, falan derken dinlenme zamanı geliyor. İnişleri nasıl yapacağımızı planlıyoruz. Deneyim ve gençliği karıştırma planı mı, yoksa BÜ-MAD ruhu mu desek bilemiyorum ama, karışık ekip fikri ortaya çıkıyor. Oğuz ve Tulga ilk ilerlemeyi yapacaklar, onlar dinlenmeye gelince, Mehmet Ali ve ben çalışmaya gideceğiz. 

Pazartesi sabahı, Tulga ve Oğuz hazırlanıp yola çıkıyorlar. Mehmet Ali ile iki kişilik tuluma giriyoruz. Birbirimizle ısınıyoruz. Muhabbet, arada öğle yemeği falan öyle takılıyoruz. Geceye göre ortamın daha sıcak olduğunu fark ediyoruz. Aslında yüzeye yakın bir galeride olduğumuza karar veriyoruz. Muhtemelen mağaranın, bir dağın yüzeye yakın yamacından indiği fikrine varıyoruz. Mehmet Ali’nin cebinden tuhaf bir fener çıkıyor. Bu; kablo yığını, dokuz volt pil, açma kapama butonu ve tuhaf bir ampulün silikonla birleştirildiği avuç içi kadar el yapımı bir fener. “Abi bu ampul’e led deniyor. Orijinal fenerler pahalı ama led’i elektronikçilerden on dolara bulabiliyorsun. Pil hiç bitmiyor” Hayretler içindeyim. Benim barette halen klasik ampul var ki önünü göremezsin.

Üniversite muhabbeti, gençlik ne sever sorularım falan derken soruyorum ne içersin ? “Bira, bazen de şarap” diye yanıt geliyor. “Tam bize göre adamış” diye düşünüyorum. Koca bir bardak kahveyi paylaşırken, yukarıdan sesler geliyor. Gelenler Maratumba’lar. Yaklaşık 20m kadar yukarıdalar birisi “kahve kokuyor” diye bağırıyor. Mehmet Ali, Maratumba’nın “ Mağarada yaşayan ( ya da dolaşan ), bulduğu her şeyi yiyen canlı “ olduğunu anlatıyor. Güzel bir tanım. Hakikaten geliyorlar, malzemeleri bırakıp, ne bulurlarsa yiyip, hiç beklemeden -400m kampına doğru harekete geçiyorlar. Gece oldu uyuyoruz. 

Salı günü oldu. Tulga ve Oğuz çalışmalarını bitirip yanımıza geliyorlar. Yapılanlar tartışılıyor. Yemek, yorgunluk atma derken, sıra bize geliyor. Mehmet Ali ile malları yüklenip yola çıkıyoruz. İn babam in, bitmiyor yolculuk. Mağara 1050-1100m arasına kadar döşenmiş durumda. Sonunda, döşenmemiş kısma ulaşıp çalışmaya başlıyoruz. Nereye emniyet atsak, doğal emniyet falan derken derinlere doğru devam ediyoruz. İnerken, muhabbete devam. Soruyorum “Mehmet Ali kız arkadaşın var mı?”, “abi dolaştığımız yere baksana, böyle olunca kız arkadaşın olmuyor” diye yanıtlıyor. “Benim tuzum kuru. faaliyete gelmeden hemen önce nişanlanmışım…” O, beş metre aşağıda, ben iniş başında kahkahalarla gülüyoruz.

Yaklaşık doksan ya da yüz metre kadar döşeme yaptıktan sonra, bir inişin başında uzunca bir ipi açmaya çalışıyoruz. İpler dolanmış, dikkatimiz dağılıyor, biraz da motivasyonumuzu kaybediyoruz. Ben alıyorum ipi, uzunca bir uğraştan sonra ipi açıyoruz. Çok normal aslında, ikimiz de bu derinliğe ilk defa iniyoruz. Yorulduğumuzu düşünüp, geri dönüşe başlıyoruz. Önümüzde, kampa kadar 500 metreye yakın tırmanışımız var.

Önde ben çıkıyorum. Oldum olası, ortalama bir hızla hareket ederim. Mehmet Ali benden hızlı ve kondisyonlu . Uzunca bir çıkıştan sonra, emniyet noktasından aşağı bakıyorum, Mehmet Ali tabiri caizse şakır şakır geliyor. “ Bizde de böyle genç, kuvvetli adamlar olsa keşke, dağları deleriz vallaha… “ diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Ama şımarmasın diye bu düşüncemi söylemiyorum. Çık kardeşim çık. Yol sonunda bitiyor ve kamptayız. Muharrem ve Kubilay kampa gelmiş, dinlenmişler. Biz gelince kalkıp hazırlanmaya başlıyorlar. Tarifsiz bir açlığım var, bir türlü doymuyor. Ekip aşağı doğru yola çıkıyor ve biz yatıyoruz. 

Perşembe sabahı, Tulga erkenden kalkıp, çıkmaya başlayalım diye beni uyandırıyor. Ancak bir saat kadar oyalayabiliyorum. On bir saat önce 500m çıkış yapmışım, halen yorgunum. Yapacak bir şey yok. Eminim ki, az daha beklesem, Tulga tek başına çıkar. Kalkıp hazırlanıyoruz. Oğuz ve Mehmet Ali, çıkmaktansa yeni gelen ekiple çalışmaya devam etmek istiyorlar. Ayrılık vakti geliyor. Son dört günde birbirini çok iyi tanıyan insanlara dönüşmüştük. Ayrılırken sarılıyoruz, öpüşüp “bundan sonra toplantılarda, sempozyumda falan görüşürüz” diyoruz.

Perşembe sabahı saat dokuzda tırmanışa başlıyoruz. Çoğunlukla Tulga önden gidiyor, ama beni tırmanış başında bekliyor. Basıp gitse çok hızlı çıkar ama bekliyor işte… İnsanın en küçük kemiğine, kasına kadar zorlayan bir faaliyet bu. Her zerrene kadar yoruluyorsun. -400m kampında menü ne varsa artık. Zeytin ve kuru üzüm… Çıkışa devam. -350m de Metin Albükrek ve fotoğraf için kandırdığı iki bayan mağaracı ile karşılaşıyoruz. Metin, bir inişin hemen dibine yakın, ayaklar havada, her tarafından malzemeler sarkar şekilde duruyor. Merakla soruyorum sırıtarak, “Mağarayı yeniden haritalama işi ne oldu ?”. Metin “ Ne haritası abi ? baksana halimize…” diyerek gülüyor. Durumla dalga geçip, hep birlikte gülüşüyoruz. Yola devam. Perşembe gece saat 21:15 de dışarıdayız. Yorgunluk diz boyu.

Ertesi gece, geç saatte Muharrem ve Kubilay’da mağaradan çıkıyorlar. Sabah yola çıkıp Ankara’ya dönmeyi planlıyoruz.

Cumartesi sabahı hazırlıklar başlıyor. Çantaları topluyoruz ve araca yüklemeye başlıyoruz. Tam üstümüzde küçücük bir siyah bulut beliriyor. “Yağmur yağacak” diyorum. Ağustos’un 18’i… Konuştuğumuz çoban, bu mevsimde hiç yağış görmediğini söylüyor. Ana kampa gidip aşağıdakileri telefon ile uyarılmasını istiyoruz. Mağara’da altı kişi var. Gerçi, -700m telefonu biz indikten hemen sonra iletişimden kesilmişti ama, en azından -400m dekiler uyarılabilir düşüncesindeyiz. Araç üstündeki tenteyi bağlayıp yola çıkıyoruz. Aniden hava kararıyor, peşinden sağnak yağış başlıyor. Kampa yukarıdan bakan yolu geçip ilerliyoruz. Her yerden sular dere olmuş, bir yerlere batıyor. Ekibimizin çoğunun zaman sorunu var. Bir gün sonra işe gitmek gerekiyor. İhtiyaç olabileceğini düşünüp, malzeme bırakalım diye geri dönüyoruz. Tepeden bakınca, ortam tam bir kaos… Çukurpınar ve Peynirlikönü düdenlerine batan yataklar dolmuş, sel hızla mağaralara doğru akıyor. Kamp dışındakiler çadırlarına ulaşabilmek için, dere yataklarında, neredeyse bel seviyesinde ıslanarak, kendilerini kampa atıyorlar. 

Biraz sonra yağmur azalıyor. Kamptan bize doğru gelenlere, 100m ip ve malzeme bırakıyoruz. Peynirlikönü ağızı, sifon yapıp kapanmış durumda ve beklemek çağre değil. Önce sifon açılmalı. Tulga gelenlere “ İhtiyaç olursa bizi çağırın, işlerimizi ayarlayıp geliriz” diyor. Aklımız mağaradakilerde, kafamızda bin bir soru, birbirimizi avutmaya çalışarak gece geç saatlerde Ankara’ya varıyoruz.

Sivas’a dönmek için iki-üç günüm daha var. Ailemin yanına Bursa’ya geliyorum. Doğa sporcusuysan, ancak kaza olunca basına, televizyona çıkarsın. Bizim faaliyette de böyle oluyor. Televizyondan gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum. Tulga arıyor “ Emrah, MALİ…” diyor. Ertesi gün Ankara’dayım. Derneğin karşısında bir çay ocağında oturuyoruz. Turhan Söylemez bana dönüp “ Başın sağ olsun” diyor. İçimden bir şeyler kopuyor, tarifi zor ama içim çöküyor desem yanlış olmaz.

Mehmet Ali kardeşim, ben senin abin sayılırım, insan bunca yıl arayıp sormaz mı? Hani sempozyumlarda buluşacaktık ? Sen gelmiyorsun diye, ben de gitmiyorum artık toplantılara. Ben, bu davranışını gençliğine veriyorum. Ne de olsa yaşın hep yirmi üç… Biraz işlerim var halletmem gereken, işte çocuklar büyüyecek, okuyacak falan. Onları halledeyim, işleri düzene koyayım yanına gelmeyi planlıyorum. Belki gelirken yanımda birkaç iyi mağaracı da getiririm. Kaldığımız yerden devam ederiz.

Hep şöyle düşünürüm, “Seni tanıyan son kişi öldüğünde, sen de gerçekten ölmüş olursun”. Yaşananları yazıya dökmek oldukça zor. Biz; Tulga, Oğuz, özellikle ekip arkadaşım MALİ ve ben bu anlatılanlardan çok daha fazlasını, o günlerdeki dört beş günde yaşadık. Soyadı gibi özel dostumuzu, kalbimizde taşıyarak, dünya yüzeyinde dolaşmaya devam ediyoruz. Bizim yolumuzdan giden ve gidecek mağaracılara, dostlarımıza ve ailelerimize bu yaşananlar hatıramız olsun.

Emrah Sınmaz 2015


Sitemizden tam anlamıyla faydalanabilmeniz açısından lütfen sitemize Kayıt Olunuz.

    
Bilgilendirme
Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.