» » O Günler III (Tulga Uçtuğu)
 
 O Günler III (Tulga Uçtuğu) 
Yazar: Mad Bursa Okunma: 1 471 Tarih: 8-11-2011, 14:44 Yorumlar: 0

Mencilis, bir zamanlar, MAD’ın olmazsa olmaz faaliyet mağarası… O yıllarda, Mencilis doğal yapısında. Henüz mağara ağzından çıkan su kanala alınmamış, kamp alanına ulaşan patikayı bozan toprak yol açılmamış, turizm belası mağarayı kemirmemiş.

Nisan 1987, ilk faaliyetimde Mencilis kamp alanında, gece ceviz ağacının hemen yanında çimlerin üstüne uzanmış, mağara ağzından çıkan derenin gürültüsünü dinliyor, gökyüzüne bakıyorum. İlginç bir gün geçirmiştim. Ankara’dan otobüsle yola çıkmıştık. Yolda, Faysal İLHAN’ın küçük iplerle verdiği ilk düğüm eğitimini almıştık. Patika yoldan kamp alanına ulaşmış, ertesi gün ilk ekiple mağaraya girip çıkmıştım. Mağaranın uzun olması ve sondaki on bir metrelik iniş (ki o zamanlarda uçurum olarak tanımlanırdı) beni oldukça heyecanlandırmıştı.

O günlerde, Mencilis’e ulaşmak, kamp yapmak ve mağaraya girmek tarifsiz bir zevkti. Genellikle cuma günü öğlen Ankara’dan otobüsle yola çıkılırdı. Yolculuğun sonunda, Safranbolu’nun Bağlar Mahallesi’nde inilir, bir süre şehir içinde yürüdükten sonra, bahçelerin ve bağ evlerinin arasından küçük patikadan (birçok yerinde bacaklarınız iki yandan çalılarla kaplanırdı) bir buçuk saat kadar yola devam edilirdi. Yürüyüş sırasında, mağara ağzından çıkan derenin sesi, solda, aşağıdan yürüyenlere eşlik ederdi. Ola ki (ki olmasını sıklıkla sağlardık) 15 Haziran’dan sonra faaliyet varsa, yol boyu kiraz yenilmesi olağan eğlenceye eklenirdi.

Kamp alanına yaklaşınca, alana ulaşmanın iki seçeneği vardı: Bunlarda biri düz devam edip biraz yükselip, mağaranın su çıkan ağzının üstünden dolaşarak kamp alanına ulaşmak; ikincisi, kamp alanının biraz altında, bağ evlerine ulaşmak için yapılmış olan basit ahşap köprüden geçmek ve kamp alanına 400m kadar yürümek…

Kamp alanı, birkaç ceviz ağacı ile süslenen, su çıkan ağzın hemen solunda geniş, tek tip çimle kaplı bir düzlük. İçme suyu mağara içinden gelen temiz sudan sağlanırdı.
Mağaraya girişlere sabah başlanır; iki gün, iki ekip halinde girilirdi. Faysal eğitici olarak her iki ekipte de yer alırdı. Kamptan çıkılıp, kamp alanının arkasındaki kanyona girilir; bozuk, döküntü yamaçtan tırmanılıp mağaranın fosil ağzına ulaşılıp giriş yapılırdı. Mağaraya girme o yıllarda en önemli etkinlikti ve çok tatmin ediciydi. O günler, dikey tekniğin iyi bilinmediği ve haritalama faaliyetlerinin hiç denilecek kadar az olduğu günlerdi. Pazar akşama doğru kamp alanından çıkılır, otobüse yetişme heyecanı ile dakikalar hesaplanarak dönüş yapılırdı.

Mencilis’e yılda birkaç faaliyet yapılırdı. Öyle ki, kar altında yürüyerek kamp alanına ulaştığımız, mağara ağzına bir buçuk saatte vardığımız ve yılbaşını mağara içinde kutladığımız faaliyetler bile yapmıştık. O kadar sık gidiyorduk ki, Safranbolu ve Mencilis’te evimizdeymişiz gibi rahat davranıyor ve hiç rahatsız olmadan faaliyet yapabiliyorduk. Mencilis’e çok gitmenin verdiği anlamsız güven duygusunun, bizi neredeyse acı sona götürecek bir deneyime gebe olduğunu bilemezdik.

Haziran 1990’da, ertesi hafta dernek faaliyeti olmasına aldırmadan, sınıftan üç kız arkadaşımızı da yanımıza alarak, Tulga ŞENER ile birlikte Mencilis’e kamp yapmaya gittik. Hava henüz tam anlamı ile ısınmamış, kirazlar olgunlaşmamıştı. Mağara ağzından az debide su çıkıyordu. Bir hafta sonraki etkinliğimiz güzel olacağa benziyordu.
15 Haziran 1990 Cuma günü her zaman olduğu gibi ana ekip öğle saati Ankara’dan Safranbolu’ya yola çıkmıştı. Tulga ve ben okuldan çıktıktan sonra akşam yola çıkmayı, gece yürüyerek kamp alanına ulaşmayı planlamıştık. Doğal olarak yolun her metresini iyi bildiğimizi düşünüyorduk.

Gece saat 22.00’de, Bağlar Mahallesi’nde otobüsten inip yola koyulduk. Tulga ve benden başka, ekipte Banu, Beyhan ve Didem var. Gece karanlığında patika yoldan ilerliyoruz. Yol biraz çamurlu, dereden gelen sesin bir hafta önceye göre fazla olduğu hemen fark ediliyor. Anlaşılan yağmur yağmış. Sırtımda denk gibi anormal bir çanta, önümde silindir şeklinde iki yük ile yürüyorum. Yanımızda, sadece bende, Çin yapımı eski tarz bir fener var. Kampa yakın bir yerde, hırlama sesleri ile irkiliyoruz. Savunma hezeyanlarımız için taşıdığımız torpilleri kullanarak gecenin ilk stresini atlatıyoruz.

Biraz sonra yol ayrımına geliyoruz. Kısa zamanda kamp alanına ulaşmak için, ince odun parçalarıyla kaplı tahta köprüden geçmeye karar veriyoruz. Köprüye yaklaşınca, dere yatağından azgın bir selin aktığı hemen fark ediliyor. Didem ile önden geçiyorum, tam köprünün sonuna yaklaştığımda arkadan bir çatırtı sesi, hemen ardından Tulga’nın (acele ettiğim için) küfretmesi ile irkiliyorum. Geri döndüğümde fenerimin aydınlattığı köprünün diğer ucunda, köprünün çöktüğünü; Beyhan’ın bel seviyesinden, köprünün kırılmış bölümünde asılı kaldığını görüyorum. Tulga hala bana bağırıyordu. Birkaç saniye süren bu kısa zamanın sonunda, bir kırılma daha… Tulga, kırılan bir tahtanın etkisiyle, sola doğru savrulup köprüden aşağı, azgın dereye doğru düşüp gözden kayboluyor. Sonradan düşünüyorum da, o an hiçbir şey düşünmeye zaman yoktu ve öyle de oldu. Köprüde, üstümdeki yükle koşmaya başlıyorum, Beyhan’ın üstünden atlayarak, çalılara tutunarak Tulga’nın biraz önce düştüğü tarafta karşı kıyıya geçiyorum. Nasıl ve nereye tutunduğumu bile bilemiyorum. Doğal olarak bir panik havası var. Banu ve Didem’in hiç sesi çıkmıyor. Beyhan kampta olanlara sesini duyurabilmek için “Faysal!!!” diye bağırıyor. Ama ne fayda, ses derenin gürültüsünden karşı kıyıya bile zor ulaşıyor.

Karşıya varınca ilk düşüncem: Tulga nerede!? Akla en kötü ihtimal geliyor. Beyhan’a bakıyorum, kırılan tahtaların arasında sırt çantası sayesinde asılı duruyor. “Elini ver,” diyorum. Beyhan önce çekebileceğime güvenemiyor ama üsteliyorum, elini uzatıyor. Beni bile şaşırtan bir güçle Beyhan’ı alıyorum. Adrenalin deşarjı bu olsa gerek… Köprünün kırılmış kısmından aşağı doğru bakarken, Tulga’nın sesini duyuyorum. İki metre kadar aşağıda, düştüğü tarafın ters yönüne dönmüş, kıyıdaki ağaçlara tutunmuş, yarı beline kadar suda duruyor. Yanımızdaki tek ip (nedense bizde bir ip olmasında ısrar etmiştim) Tulga’nın önündeki çantada. Sarkıyorum, çantayı bana uzatıyor. İpi çıkartıp aşağı salıyorum, Tulga tutunmak zorunda olduğu için tek elini kullanabiliyor. Geyik olsun diye sıklıkla çalıştığınız, çok güvenli olmayan ama tek elle pratik atılabilen, bulin düğümü ile ipi göğsüne doluyor. Üç kişi ipe asılıyoruz, Tulga’yı yukarı çekiyoruz. Tulga’ya sarılıyorum ve bir “Ohhhh…” çekiyorum. Atlatmıştık, benim için olay bitmişti. Hemen rahatlamış, hatta öforik olmuştum. Köprüyü geçip kampa doğru yürüyoruz. Sürekli sırıtıyorum, kendimi tutamıyorum. Tabi herkesin tepkisi farklı oluyor, Beyhan’ın sesi titriyor, Tulga oldukça sakin görünüyor.

Ertesi gün etkinlik devam ediyor ama moraller biraz bozuk olduğu için mağarada fazla ilerlemiyoruz. Kaza yerine Tulga ile inceleme yapmaya gidiyoruz. Anlıyoruz ki, Tulga düşerken, çıkıntı sert kaya bloğa çantası üzerine düşmüş ve ters yöne dönmüş, bu sayede tutunacak bir yer bulmuş. Büyük şanstı… Kamptan bazı arkadaşların, bizden önce gelip köprü üstünde zıplayıp şebeklik yapmaları ve köprünün yaşlı olması, kazada en önemli etkenler gibi görünüyordu.

Evet, ucuz atlattık. Tesadüfi de olsa birçok etken bizi kurtardı. Yanımıza bir ip almamız, bulin gibi bir düğümü çalışmamız, düşmenin yaralanmaya neden olmaması…
Çıkarılacak ders: doğa ile şaka, yarış olmaz ancak uyumlu olmaya çalışabilirsiniz.

Kıssadan hisse: Bora ÇORAKBAŞ kardeşimiz, bizim kadar uzun zamandır mağaracılık yapıyor olsaydı, dokuz canından kalan son dördü de tükenmiş olurdu…

Emrah SINMAZ



Sitemizden tam anlamıyla faydalanabilmeniz açısından lütfen sitemize Kayıt Olunuz.

    
Bilgilendirme
Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.